>10-10- 2010 Pekin’den Paris’e…


>

…yoksa geçmişten günümüze mi demeli?
Pekin’den Paris’e uzanan bu yolculuğun Türkiye ayağında, İstanbul’daki toplantıya katıldık

Hani bazı durumlar vardır ya hayatınızda sadece bir kez olacaktır, bir daha göremeyeceğiniz, bu şansı yakalayamayacağız anlar… İngiliz’lerin ‘once in a lifetime’ dedikleri gibi durumlar. Bu öyle birşeydi.

Bu otomobilleri bırakın birarada görmeyi, sadece bir tanesini bile görmek müthiş bir keyifken bu şekilde, tozlu, kirli, pis, kullanılmış, hasarlı, aktif ve birlikte görmek herhalde hayatta bir kez gerçekleşecek bir şeydi. Şöyle düşünün, sokakta yürürken önünüzden 1929 model bir Rolls Royce geçmiyor değil mi? Peki arkasından bir 1965 model Aston Martin DB5? Yok, eminim ki geçmiyordur…

Çok, çok, çok etkileyici bir deneyimdi, herşeyden önce bunu belirtmek gerek. Zaman makinesinden çıkmış gibi görünen, etrafındaki herşeyi- mekânı, insanları, teknolojiyi, otomobilleri, varolmayı, geçmişi, geleceği- sorgulayan, ister istemez birşeyleri düşünmenizi sağlayan nesnelerdi bunlar. Nesneler diyorum çünkü onlara otomobil demeye dilim varmıyor. Günlük olarak kullandığımız tekerlekli objelere otomobil diyorsak onlara başka bir ad bulmalıyız. Belki ‘denemeler, örnekler, çalışmalar…’ Bilemiyorum, otomobil değiller sadece bundan eminim. Belki ‘mobilya, eşya, tekerlekli yaşam (ulaşım) birimi?’

Herhalde otomobillerden bir sanat sergisi yapılsa ve sanatçı iş olarak yerleştirme yapacak olsa kullanacağı araçlar bunlar olurdu… O kadar ama o kadar sanatsaldılar, hepsi hünerli ellerden çıkmış birer heykel gibiydiler. Duruşları, temsil ettikleri, tasarımları, sahip oldukları…


Peki neden buradaydılar? 1907 model Itala’yı bu topraklara çeken neydi? Rolls Royce Silver Dawn, Ford Model A neden İstanbul’daydı? Ne işleri vardı, neden birlikte dolaşıyorlardı? Birarada olmalarının nedeni Pekin’den Paris’e yapılan yarıştı. İlk olarak 1907’de gerçekleşen ve o yıldan bu zamana kadar üç kez koşulan ve bu da dördüncüsü olan klasik otomobil yarışı. Dünyanın en zorlu klasik otomobil yarışı olarak gösterilen ‘Peking to Paris’ adı altında koşulan yarış Çin, Moğolistan, Gobi Çölü, Rusya, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan, İran, Türkiye, Yunanistan ve İtalya’yı geçerek Fransa’da son buldu.

Toplamda 37 gün ve 14360 km süren yarış geçtiğimiz Cumartesi günü (16 Ekim’de sona erdi) Paris’te son buldu ve İstanbul, organizasyonun 32. günüydü. Ekipler 7 Ekim’de İran’dan Türkiye’ye girip, 11 Ekim’de diğer taraftan Yunanistan’a doğru sınırdan çıktılar.


Arada İstanbul’da da Silivri- Klasis Otel’de bir gece konaklayı, dinlenip yollarına devam ettiler. Hemen söyleyelim yarışta üç kategori vardı: 1921 öncesi, 1941 öncesi ve klasikler (1968 öncesi). Toplam otomobil sayısıysa 107’ydi ve Türkiye’den Ahmet Ongun- Erdal Tokcan ekibi, Ford Rallye Sport garajında Serdar Bostancı önderliğinde hazırlanan 1967 model bir Anadol A1 ile yarışta yer aldılar ve Paris’e genel klasman ikincisi olarak gitme başarısı gösterdiler. Hurdalıktan alınıp toplanan Anadol’un hikâyesi oldukça ilginç, otomobilin detaylarını http://www.pekindenparise.com/ adresinden öğrenebilirsiniz.


İlk karşılaşma ve kendinden geçme
Dönelim fantastik grubumuza! Otoparka ilk girdiğimizde aklıma gelen ilk şey ‘burası bir film setine benziyor’ düşüncesi oluyor, sanki birazdan Michale J. Fox yanımızdan geçecek! Didem’le ikimiz çok şaşırmış, şok olmuş durumdayız ve olanları anlamaya çalışıyoruz. Çünkü tüm otomobiller çok kirli, tozlu, hasarlı, pislik içinde… Böyle olmalarını beklemiyorduk, ben hepsinin tertemiz olacağını düşünüyordum. Açıkçası o kadar şaşırmış durumdayım ki hemen girişteki 1971 Dodge Challenger ve yanındaki 1969 Pontiac GTO Judge bile sıradan otomobiller gibi görünüyor. Tabii bir Amerikan fanatiği olarak başlarında fazlasıyla vakit geçiriyorum ama gün ışığı da bitmek üzere, en azından birkaç fotoğraf çekmeliyiz. Bu yüzden etrafta dolaşmaya başlıyoruz.


İlk olarak bir Porsche 356C gözümüze çarpıyor, sarı renkli ve 1964 model, hemen önündeyse 1969 model bir VW Beetle duruyor. Sanki aile bağlarını kanıtlamak istercesine orada burun buruna duruyorlar. Biraz ilerliyoruz ve karşımıza devasa bir otomobil çıkıyor. Kırmızı renkli bu devin adı LaFrance. Kendisi 1919 yılına ait, kullanıcılarıysa İngiliz. Otomobilin o kadar uzun bir motor kaputu var ki burada isterseniz yatabilirsiniz bile! O kadar büyük, Amerikan’lar bile yanında Fiat 500 gibi kalıyor inanın. Sahipleriyle kısa bir konuşmaya dalıyoruz ve bu uzunluğun nedenini anlıyoruz: LaFrance’ın motoru 14500 cc hacminde!!! Yani iki adet Chrysler Hemi motorundan bile büyük ya da 7 adet Fiesta ST motorundan! Kabini tamamen açık, ahşaptan yapılmış direksiyonu, tabanı, sayısız kolu ve zincirli güç aktarmasıyla LaFrance adeta tarihi bir heykel gibi duruyor karşımızda. Otomobilin arka tarafında bir tamirat süre geliyor, lastikte bir sorun var…


Devam ediyoruz 1928 Ford Model A, 1933 Alvis Speed 20, 1933 Lagonda Tourer, 1927 Bentley Speed Six’i birarada görmek olağan dışı bir görüntü oluşturuyor! Fon olarak bunlara 1924 Bentley 4.5, 1937 Chevrolet Fangio Coupe, 1918 Buick Roadster, 1930 Rolls Royce Phantom II’yi eklediğinizde olağandışı etki yerini sürrealizme bırakıyor… 33 model Lagonda’nın farlarının önündeki ızgara, ambleminin tozlu ve pis oluşu, hemen üzerindeki radyatör kapağı detayı, Buick’in ahşap direksiyonu ve tabii Rolls’un ünlü ‘Flying Lady’ heykelciği… Hepsi tarihin tozlu sayfalarında geçmişi arıyor gibi düşündürüyor insanı. Özellikle de Buick’in 100 yaşında olduğunun farkına vardığınızda, karşında şapka çıkarasınız geliyor. Hepsi elle üretilmiş, üzerlerinde fazlasıyla düşünülmüş makineler. Geliştirilirken neler düşünüldü, tasarımcıları neleri dikkate aldı, nasıl böyle formlar ortaya çıkardılar diye aklınızdan geçirmeden bir adım bile atamıyorsunuz burada. Sanki bir anda 60- 70 sene geçmişe gitmiş gibiyiz.

Biraz ara verip kendimize gelmeye çalışıyoruz ve kokteyle dahil oluyoruz. Burada da bu mümkün değil çünkü 1961 Jaguar MKII, 1959 Chevrolet Impala, 1955 Ford Thunderbird (ki üretilen en güzel Amerikanlardan biridir kanımca) ve 1956 Ford Fairlane’ın saldırısına uğruyoruz.

Jaguar’ın açık camından kafamı uzatıyorum ve derin bir nefes çekiyorum içime! Mmmm, kırmızı deri koltukları ve bolca kullanılan ahşabı sanki tütün kokuyor. Beklemiş kitaplar gibi bir koku bu. Tekrar, tekrar kokluyorum Jaguar’ı…

Endemik otomobil
Hemen yanlarındaysa temsilcimiz Anadol A1 duruyor. Öncelikle endemik kelimesinin anlamını açıklayayım: Endemik botanik ve tıp dünyasında kullanılan bir terim. Sözlük anlamıysa ‘bölgenin ekolojik şartları yüzünden yalnızca belirli bölgede yetişen, dünyanın başka yerinde yetişme ihtimali olmayan’. Yani endemik bir bitki türü sadece o bölgede, mesela sadece Marmara bölgesinde yetişen bir bitki için kullanılıyor. O şartlara uyum sağlamış, o şartlar dışında hayatına devam edemeyen bitkiler.


Şimdi Anadol’un neden endemik olduğunu anlamışsınızdır: Sadece Türkiye’de olduğu, dünyanın başka hiçbir ülkesinde bölgesine üretilmediği, görülmediği için. Bize özgü olduğu için.

Bu yüzde bence yarışa bir Anadol ile katılmanın anlamı çok daha fazla. Çok az bulunan Bentley’lerden, Rolls Royce’lardan bile burada fazlasıyla var ama bu insanların hiçbirinin bir Anadol ile bu yarışa katılma şansı yok. Bu nedenden dolayı Anadol üretim sayısı anlamında onlardan çok daha fazla üretilmiş olsa da coğrafi yayılım gerçekleştirmediğinden dolayı az bulunan, değerli olması gereken bir otomobil. Olması gereken diyorum çünkü sanırım gerekli değer verilmiyor kendisine. Buradaki örnekten değil, genel olarak Anadol’dan bahsediyorum…

Her neyse gezimize devam edelim…

Kapalı garaj
Aldığımız bir habere göre bazı otomobiller resepsiyonun hemen yanındaki kapalı garajda duruyormuş. ‘Hadi gidelim bakalım’ deyip hemen garajı arıyoruz.

Ana binanın hemen yanındaki açık kapı herşeyi gösteriyor. Park etmiş modern otomobiller ve ataları! Kapıdan içeri bakınca bir Bentley, uzakta bir Rolls Royce ve bir ahşap jant görüyorum. ‘Gone in 60 seconds’ filmindeki o koca hangara benziyor görüntü. Kapkaranlık gecenin içini aydınlatan pırlanta gibi otomobiller. Zaman makinesinin etkisi burada da hissediliyor.



Ahşap jantlar 1907 model Itala’ya ait; yani yarışın en eski otomobiline. Bir anda kendisini 103 yaşında olduğu gerçeğini fark ediyoruz. Daha önce 103 yıllık bir otomobil görmemiştim ve çok ilginç göründüğünü söylemeliyim. Güzel mi? Bilmem, ilginç diyelim buna… Ahşap jantlar, kocaman Itala yazan ızgarası, devasa şanzımanı – o kadar büyük ki otomobilin altında büyük bir çıkıntı yapıyor- ve sürekli damlayan yağ… Her tarafında yağ var Itala’nın, belli ki yorulmuş bu yarışta. Bordo renkli bu ‘dede’ belli ki en kıdemli olduğu için garajın özel bölümünde duruyor. Diğerleri sanki hürmet ediyor gibi arka planda kalmayı tercih etmişler. O ise kendinden emin, yaşlı olduğunu biliyor ama bundan gocunmuyor, yorgun ama bitkin değil, eski ama yılgın değil. Bir şekilde hayatına devam ediyor ilgi üzerinden eksik olmadığı sürece…

Izgarasının üzerinde yoldan topladığı böcekler, çekirgeler duruyor. Ellemiyoruz onları çünkü onlar da bu yolculuğun bir parçası olmuşlar, yaşanmışlıkla, zamanla, hayatla, yarışla ilgili çok güzel kanıtlar. Bu yarışın mantığı da bu zaten; otomobiller, kültür, deneyim, macera, birliktelik, yardımlaşma, zorluk, yol…


Arka planda duran Rolls Royce’a doğru yürüyorum. Sahibi başında, motor kaputunu açmış bir şeylerle uğraşıyor. Otomobili 1934 model bir Rolls Royce 20/25. Bu, RR’nin o yıllardaki ‘küçük’ modeli. 3.6 lt’lik motoru, sıralı 6 silindirli ve 25 bg gücünde.

Yeni Zelanda’lı olduğunu anladığım sahibinin yanına yaklaşıyorum ve:
‘Sorun nedir?’ diye soruyorum.
‘Ehh, alternatör arızalandı. Sanırım bir yerleri kırıldı ve otomobil çalışmıyor. Yapmam gerek, yoksa yola çıkamam.’
‘Can you fix it?’
‘Sure i can…’

Vay be, 1934 model bir Rolls’ün var ve alternatörünü tamir etmeyi biliyorsun… İlginç, gerçekten. Bu otomobillerin sahipleri de otomobilleri gibi ilginçler…


Rolls’ünün logosu kırmızı renkli. Bu logo 1933’e kadar kırmızıydı ama daha sonra siyaha döndü rengi ve birçok kaynak bunun 1933’te Sir Henry Royce hayatını kaybettiği için böyle olduğunu yazsa da, üretici sadece modellerin motorlarının arasındaki farkları belirtmek için bunu yaptığı konusunda ısrarcı. Söylediklerine göre 20/25 modellerinde kırmızı, 40/45’lerde siyahmış…

Her neyse, oldukça ihtişamlı görünüyor ama sanki bir şeyler eksik?

‘Oh my…! Where is the Flying Lady?’ sorum oluyor, orada olması gereken heykelciği göremeyince. Bana Türkmenistan’da gece park ettiği yerde heykelciği almayı unuttuklarını ve geldiklerinde ‘Flying Lady’nin kendilerini terk ettiğini söylüyor, yani çalındığını… Bunun Rolls Royce’larda sıklıkla karşılaşılan bir sorun olduğunu duymuştum. Ne de olsa o heykelcik gümüş kaplamalı…


‘Yeni bir tane bulabilir misiniz?’ diyorum
‘Evet ama orijinal değil, replika olacaktır’ diye cevap veriyor.

Biraz fotoğraf çekmek için izin alıyorum ve otomobili incelemeye başlıyorum. Başımı içeri uzattığımda kulağıma bir ses takılıyor: Tik- tak, tik- tak, tik- tak. Bir otomobilde bu sesi duymayalı kaç yıl olmuştu acaba? Ses saatinden geliyor, bu kadar yıldır durmadan çalışan, adeta Rolls’ün kalbi olan saatten. Gülmeye başlıyorum çok hoşuma gidiyor bu detay… Bir de kokusu var ki! Sanki çok eski bir oda gibi burası, küf, deri, yaşam kokuyor… Adeta ruhu var Rolls’ün… Çok ama çok güzelsin İngiliz asilzadesi…

Dışarı çıkıyoruz ver karşımızda ‘İngiliz yarış yeşili’ (British Racing Green) rengiyle Aston Martin DB5 duruyor! Sadece durup bakıyorum ve dakikalarca inceliyorum onu. Kuyruğuna, üst üste duran stoplarına, David Brown yazan amblemine, ön çamurluklarının üzerinde duran krom hava giriş detayına dokunuyorum…

Bunun nedeni kendilerinin en çok sevdiğim klasik otomobillerden biri olmasıdır. DB5 için diyecek bir şeyim yok! Mükemmel hatlar, ince detaylar, zarif kalçalar… Güzel bir bayan o…


Ayrılık…
Evet işte, dediğim gibi hepsinin bir hikâyesi var. Köklü geçmişleri, ön ayak oldukları yenilikler, sahipleri, hayranları, heykelcikleri, saatleri, derileri, ahşapları… Onlar otomobil değil, onlar birer obje, birer mobilya, tarihin bir parçası. Dünyanın çok farklı bir zaman diliminde hayata gelmiş, birçok zorluğu atlatmış, zamana karşı gelmiş ‘yaşlılar’ onlar.



Yaşlılara iyi bakmalı, onları göz ardı etmemeliyiz. Saatlerini kontrol etmeli, hiçbir zaman durmalarına izin vermemeliyiz. Onlar otomobillerin geçmişi niteliğindeler ve oluşumu, gelişimine ön ayak oldular. Onlar olmasaydı otomobiller hiçbir zaman bu noktaya gelemeyecekti.

Dedim ya ‘once in a lifetime’ durumu diye. Bu kadar yaşlıyı bir daha nerede göreceğim?

Görüşmek üzere hepinize iyi yolculuklar…

About autochronicles

Otomobilleri ve müzik yapmayı bu dünyadaki varolma nedenlerim olarak gösterebilirim. Hayatımda okuyan değil yazan olmanın, dinleyen değil çalan biri olmanın peşindeyim. Burası bir günlük. Otomobille yaşayan birinin, otomobille yaşadıklarını gün be gün anlattığı bir yer. Günlük olduğu kadar benim yazılarımın da bir arşivi niteliğinde. Otomobiller daima beni hayata bağladı, hayatıma anlam kattı... Bu sevgiden öte, bir tutku, bir yaşam tarzı... Bu yüzden günlük olarak yazılmayı hak ediyorlar...
This entry was posted in klasik otomobiller, Pekin'den Paris'e, zaman makinesi. Bookmark the permalink.

2 Responses to >10-10- 2010 Pekin’den Paris’e…

  1. Anonymous says:

    >Bu kadar sportif ve sanatsal bir olayı buradan bizlere duyurduğunuz için teşekkürler. Keşke daha geniş, medyanın farklı alanlarında duyurulabilseydi. Çünkü gerçekten 'once in a lifetime' bir olay bu. Sizi tebrik ediyorumZeynep Sarıoğlu

  2. İlbey says:

    >Keşke orada olabilseydik biz de umarım beşincisi de olur ne diyelim kısmet..:)

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s