>18- 03- 2010 Suzuki Splash


>


Kullanılan otomobil: Suzuki Splash 1.2

Bugün Autocar dergisinde yayınlanacak bir haber için Gelibolu’ya gideceğiz. Organizasyon için yaklaşık 1 haftadır uğraşılıyor. Aslında amaç Türkiye’deki her markadan bir model alıp, 18 Mart gününü Gelibolu’da kutlamaktı. Yani bugünün anlam ve önemini otomobillerle birleştirmekti.

Ancak her marka haberimize katılmak istemedi, ya da belli nedenlerden dolayı katılamadı. Bu yüzden ‘sadece’ 26 otomobillik bir konvoyla yola çıkmak zorunda kaldık. Daha önce kullanacağım otomobil konusunu Nihat’la görüşmüş, kendim için Opel Astra’yı ayırtmıştım.

Ancak evdeki hesap çarşıya uymadı ve sevgili organizasyon yetkililerinin verdiği kararlar doğrultusunda herkesin kullanacağı otomobil belirlendi. Böylece Yiğit’le benim kullanacağımız otomobil de belli olmuştu: Suzuki Splash. Aslında merak ettiğim bir otomobildi kendisi. Çünkü Suzuki’nin tüm model gamını kullanmış, geriye bir tek Splash kalmıştı. Yanımda getirmiş olduğum arkadaşlarım Evren ve Negin’de aslnda bizlere eşlik edeceklerdi ama muhteşem organizasyonumuzda bir sürücü eksik kaldığı için bu ikili Ford Focus TDCi ile konvoya katılmak zorunda kaldı. Olsun, onlar için de değişik bir deneyim oldu diye düşünüyorum, en azından bana söyledikleri bu şekildeydi.

Minik sınıf, sevimli, modern tasarıma sahip, ekonomik ve ilginç bir şekilde keyifli bir otomobil Splash. Tasarımı bana göre şirin ve birçok rakibinden daha güzel. Ancak kilometrelerce öteden göze çarpan rengi ve öğrendiğime göre opsiyon olarak sunulan su damlaları motifleri pek gerekli değil. Kim satın alacağı bir otomobilin gövdesinde ve ön konsolunda su damlası motifi ister merak ediyorum doğrusu. Bana bedava verseler almam bu seçeneği.

Her neyse, Yiğit’le önce otomobilimizi görünce hayal kırıklığına uğradık çünkü konvoyun en küçük motorlu otomobili bize düşmüştü. Bu da hızlı kullanım gerektiğinde gerilerde kalacağımız anlamına gelirken, sollama ve yokuş çıkmalarda bayılma demekti.

Hızlı kullanım konusunda endişenlenmemize gerek kalmadı çünkü herkesin aynı hızla gideceği ve belli gruplar içinde yer alacağı söylendi. Grup içinde geçiş yapmak da yasaktı.

Autocar’ın Davutpaşa’daki merkezinden sabah 7’de hareket ettik. Ben neyse ki ST’den CD çantamı almayı akıl etmiştim de canımızın sıkılmasını biraz olsun engelleyebildik. Böyle diyorum çünkü bir gece önce Yiğit’e şantaj yapıp benimle gelmesine ikna edince, kendisi bu kadar erken kalkamayacağı için uyumamayı tercih etmişti. Yani biraz sonra yanımda konuşan biri yerine horlama sesleri duyabilirdim. Bu yüzden CD’ler ve müzik çok önemliydi. Ama Yiğit’in de hakkını vermek gerek. Neredeyse Gelibolu’ya gidene kadar hiç uyumadı, valla helal olsun!

Önümüzde Chevrolet Captiva, arkamızdaysa Skoda Superb olmak üzere yola çıktık. Yaklaşık 90- 100 km/s sabit hızda yol alıyorduk. Bu gibi hızlarda Splash beni çok şaşırttı. Hayır, ekonomik oluşuyla değil: 6.1 lt/100 km’lik ortalama yakıt tüketim değeri gayet iyiydi ama şaşırdığım bu değildi. İkimizin de şaşırdığı şey Splash’in bu hızlarda oldukça rafine bir sürüş ortaya koymasıydı. Bir kere çok sarsıntısız ve stabil bir sürüş çıkartıyor, yolcularını hiç yormuyor. Koltuklar çok rahat, üstelik Hyundai i20 sürücüsünün ‘benimli otomobilini değişmek isteyen var mı? Bel ağrısından ölüyorum’ demesi bu konunun ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. Splash bu konuda oldukça iyiydi.

Motor çok canlı, sanki 86 bg değilde 100 bg kullanıyor gibisiniz. Bu canlı karakter, fazla vites değiştirmeden yol almanızı sağlıyor. Ancak biraz gürültülü olduğunu söylemek gerek: Özellikle lastik gürültüsü biraz rahatsız ediyor, motor sesi de kabinde fazlaca duyuluyor. Ama bunlar dışında yürüyen aksam açısından çok başarılı.
İlk molamızı verdiğimiz yerde Evren’le konuşuyoruz:

“Nasılmış Splash?”
“Valla çok başarılı. Özellikle motor özellikleri ve sürüşü. Evet, biraz sesli ama çok rahat. Kabin çok geniş, koltuklar çok rahat. Daha ne olsun.”
“Rengi biraz tuhaf, sen arada sırada şerit değiştirirken çok uzaklardan bile seçiliyorsun.”
“Sorma, renk konusunda aynı şeyleri düşünüyorum bende. Bi de şu damlalar var. Kim, neden böyle bir tema ister ki otomobilinde?”
“Hahahah, üstelik kabinde de devam ediyormuş.”

Yeniden yola koyuluyoruz. Hava oldukça güzel, sıcak ve açık. Yer yer klima bile açıyoruz. Keşke güneş gözlüğü alsaydım yanıma.

Biraz karnımız acıktı. Verilen kumanyaları yemeye başlıyoruz. Su ve teneke kutular kabin içindeki bardaklıklardaki yerlerini alıyorlar. Sayıları fazla olduğu için herhangi bir sorun yok. Sorun akşama kadar bunlarla idare edecek zorunda olmamız…
Herneyse Gelibolu’ya gelmek üzereyiz, yolda birçok yerde jandarma kontrolü yapılıyor. Sürekli duruyoruz ve bekliyoruz. Kimliklerimiz alınıyor ve kontrol ediliyor. Sonradan Evren ve Negin’in kimliklerini jandarmada unuttuğunu öğreniyoruz. Dönerken almak zorundayız. Önemli değil.

Gelibolu’da ilk durağımız Anzak koyu oluyor. Burada toplu bir fotoğraf çektireceğiz. Bu koy, Anzak’ların yarımadaya çıkartma yaptıkları ilk bölgelerden biri. İlginç bir coğrafyası var, hemen arkamızda olan ve adeta burunu andıran tepeciğe Anzak’lar ‘Sfenks’ adını vermişler. Uzun süren çekim sırasında bol bol gülüyoruz.
Ardından yine otomobillere binip Conk Bayırı’na doğru yola çıkıyoruz. Yollar biraz bozuk buralarda, yer yer gevşek çakıl zeminde ilerliyoruz. Toz, kir önümüzü görmeyi zorlaştırıyor. Direksiyonu sağa sola çevirerek gevşek zeminde Splash’in tepkilerine bakıyorum. Derli toplu, arkasını bırakmaya meyilli ama toplaması kolay. Ağırlık merkezi yukarıda, ani ağırlık değişiminde biraz yığılıyor ve buruluyor ama genel olarak sınıfına göre oldukça dinamik olduğunu söylemek gerek. Bu sırada yanımda uyuyan Yiğit’i de uyandırmamaya dikkat ediyorum.

Conk bayırına tırmanan dik yokuşta ilk defa motorun gücünün yetmediğine tanık oluyoruz. Sık sık vites düşürmek zorunda kalıyorum.

Yiğit uyandı sonunda.
“Nereye gidiyoruz” diye soruyor.
“Conk Bayırı’na tırmanıyoruz. Bu yolda yıllar önce, 2005 yılıydı sanırım, Alişan’la çok eğlenmiştik. Onda Mercedes E500, bendeyse Audi A8 Quattro vardı ve buradan yukarı çıkarken doksan derecelik bir viraja yaklaşık 80 km/s’yle girmiştim. Arkadaki Bora ve Emre küfür etmişlerdi bana. Tabii o zamanlar böyle trafik yoktu.”

Tırmanışımız bitip otomobillerden indiğimizde o yıl bana küfredenlerden Bora gülerek yaklaşıyor yanıma:
“Bu yolu hatırladın mı?”
“Hatırlamaz mıyım! Biz de onu konuşuyorduk.”
“Muhteşemdi, Audi’nin amortisörü tamamen kapanmıştı, hatta vurmuştu.”
“Evet, çok hızlı gidiyorduk.Quattro sağ olsun.”

Conk Bayırı Gelibolu’nun en etkileyici noktalarından biri. Atatürk’ün şarapnel parçasıyla yaralandığı, 57. Alay’ın düşmanı durduğu bölge. Oldukça yüksek bir tepe ve tüm yarımadayı görüyor. Anzak’ların buradan çıkabileceklerini düşünmesi tam bir çılgınlık, bir intaharmış.

Siperlerde dolaşıyoruz. Hatta içine giriyoruz, biraz olsun o gün yaşananları hissedebilmek, daha yakından görebilmek için. Çok ama çok etkileyici, kim bilir ayağımızı bastığımız yerde kaç kişi can verdi?

Bölge hepimizi çok etkilemiş olacak ki herkes ufka doğru, yarımadanın bitip denizle buluştuğu noktaya derin derin bakıyor.
Ağzımdan şu sözcükler dökülüyor:
“Buraya bakınca neden ele geçirmek istediklerini anlıyorum. Çok ama çok güzel…”

Gerçekten muhteşem…
Güneş yavaş yavaş alçalmaya başladı. Harekete geçip başka yerlere de gideceğiz. İstikametimiz Kilitbahir. Buradaki tabyaları dolaşacağız.
Conkbayırından aşağı inerken maznara inanılmaz. Karşımızda Çanakkale boğazı, sağımız solumuz bomboş araziler alabildiğince… Yer yer çeşitli tabelaler görüyoruz, oraların önemini anlatan.

Yiğit çeşitli fotoğraflar çekiyor. Müzik olaraksa Just Jack dinliyoruz. Belki bulunduğumuz yer için fazla neşeli ama biz de şu an için keyifliyiz.

Kilitbahir için oldukça uzun bir mesafe kat ediyoruz, ama değiyor. Namazgah tabyasına geldik. Burası Türk askerinin geceleri mevzilendiği, boğaza sınıf konumda olan ve gemileri bombalamak için kullandığı bir yer. Tabyanın içi askerlerin çalışması ve barınağı olarak kullanılıyormuş. Boğaza bakan kısımlardaysa devasa toplar için açıklıklar var.

Yaklaşık 1 saat burada vakit geçirdikten sonra geri dönüş yoluna geçiyoruz. Bu esnada Splash de acıktığını söylüyor ve benzin almak için benzinciye gidiyoruz. Ortalama tüketimimiz 6.5 lt/100 km. Splash’in karnını doyurduktan sonra kendimize geliyor sıra. Bu arada bulunduğumuz yere jandarma komutanını çağırıyoruz ve Evren kimliklerini alıyor.

Yemek yedikten sonra İstanbul yolu için konuşuyoruz ve Evren’lerin Focus’u Mazda 3’le değiştireceklerini öğreniyoruz. Bu Evren’in hoşuna gidiyor çünkü Focus 88.000 km’de yıpranmış bir otomobilken, 3 oldukça diri yepyeni bir model.
Geri dönüş yolunda Yiğit direksiyona geçiyor. Bende sağ koltuktan inceliyorum Splash’i. Baş mesafesi gerçekten iyi, diz mesafeesi de öyle ama sanırım bu oturuş pozisyonuyla arkamda birinin oturması biraz zor. Göstergeler de oldukça güzel görünüyor, özellikle de konsolun üzerine yerleştirilen devir göstergesi.
Uykum geliyor yavaş yavaş. Göz kapaklarım ağırlaşıyor, bırakıyorum kendimi uykunun baskısına.

Uyandığımda İstanbul’a gelmişiz bile. Yiğit bir ara 180 km/s’ya kadar çıktığımızı söylüyor. İlginç, sadece 1.2 lt’lik motorla hem de. Ortalamamızsa 6.8 lt/100 km.
Autocar’ın otoparkında bekliyoruz geri kalan arkadaşlarımızı. Yarım saatlik gecikmeyle herkes sağ salim geri dönüyor. Çok keyifli ve güzel bir gün oldu. Splash uzun yolda beklenenden çok daha iyi bir performans sergiledi. Yakıt tüketimi, süspansiyon sistemi, motoru, direksiyonu… Sanki küçük sınıf gibi değildi. Bu kadarını beklemiyordum.

Güzel, keyifli, anlamlı, önemli, otomobilli bir gün oldu gerçekten. Toplam 760 km yol yaptık. Saat 23.00 oldu, yani uzun bir gündü.

Davutpaşa’dan geri dönerken ST’nin direksiyonundayım. 3 kişiyiz otomobilde (Yiğit Kia Cee’d’i aldı) ama ST bambaşka hissettiriyor. Ne de olsa insanın kendi otomobili en güzelidir değil mi? Splash iyi bir otomobil ama ST kadar da değil canım. Yaşasın 2.0 lt motorum, sert süspansiyonum, kısa vites geçişlerim ve delicesine yol tutuşum… Umarım bir gün aynı yolu ST’yle yaparım…

About autochronicles

Otomobilleri ve müzik yapmayı bu dünyadaki varolma nedenlerim olarak gösterebilirim. Hayatımda okuyan değil yazan olmanın, dinleyen değil çalan biri olmanın peşindeyim. Burası bir günlük. Otomobille yaşayan birinin, otomobille yaşadıklarını gün be gün anlattığı bir yer. Günlük olduğu kadar benim yazılarımın da bir arşivi niteliğinde. Otomobiller daima beni hayata bağladı, hayatıma anlam kattı... Bu sevgiden öte, bir tutku, bir yaşam tarzı... Bu yüzden günlük olarak yazılmayı hak ediyorlar...
This entry was posted in Autocar dergisi, Gelibolu, Suzuki, Suzuki Splash. Bookmark the permalink.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s